18 Ekim 2017 |

BIST100
DOLAR
EURO
ALTIN
GBP

İstanbul'un Yitik Hafıza Mekanları

Erzurumlu Küçük Emrah’ın “Alafrangalık boncur, bonsuvar / Merhaba der isen alınmaz selam” diyerek hicvettiği “Jön Türkler”in toplanma mekânı Cafe Flamme, şairlerin şiirlerini diğer müşterilerin gözlerinin içine bakarak, çekinmeden okuduğu, fesinde menekşe, şebboy bulunduran Hacı Reşit Ağa’nın kıraathanesi ve macera filmlerini aratmayacak anılarıyla Baylan Pastahanesi 1453 İstanbul Kültür ve Sanat Dergisi’nin 26. sayısında hafızaları tazeliyor. Dergi İBB Kültür A.Ş. ve İstanbul Kitapçısı’ndan ücretsiz olarak temin edilebilir.

İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyesi Turgay Anar tarafından kaleme alınan yazı “İstanbul’un Yitik Hafıza Mekânları” başlığını taşıyor.

İşte, yazıda bahsi geçen kıyıda köşede kalmış fakat önemleri dolayısıyla tekrar hatırlanması gereken üç önemli mahfil!

Cafe Flamme

Beyoğlu’nda Tokatlıyan Oteli’nin karşısında, İngiliz Kanzuk Eczanesi’nin sırasındaydı. Buranın müdavimleri için Cafe Flamme’ın çeşitli anlamları vardı. Mekân; amacı birkaç dost ve ahbabıyla buluşup sohbet etmek veya vakit geçirmek isteyenler için kahvehane, sanatçı- edebiyatçıların kolayca buluşmalarına imkân sağladığı ve bir şeyler okumak veya yazmak isteyenler için kıraathane, sazlı sözlü eğlence meraklıları için karanlık çökünce hemen şekil değiştiriverme özelliği dolayısıyla eskilerin deyimiyle hanendehâne, Ramazanlarda ufak skeç ve kabarelerin oynanması yönüyle de bir nevi tiyatroydu.

Jön Türklerin toplandıkları mekân

Beyoğlu’nda kahvelerin 1850’lerde çoğalmaya ve ünlenmeye başlaması, Café Flamme’nin de bu yıllarda hizmete açıldığını düşündürmektedir. Feriha Büyükünal, Bir Zaman Tüneli: Beyoğlu isimli eserinde Café Flamme’nin 1870’lerde ünlendiği yazar.

Azınlıkların işlettikleri mekânlar öyle her hafi yenin veya devlet görevlisinin elini kolunu sallayarak dolaştıkları, işlerini kolayca icra edebildikleri yerlerden değildi. Bu yüzden Cafe Flamme; Jön Türklerin, peşlerindeki hafiyelerden kurtuldukları zaman bir araya geldikleri ve meşrutiyeti ilan etmek ve devleti ele geçirmek için gözlerden uzak ve nispeten güven içinde toplanabildikleri yerlerden biriydi.

“Alafrangalık boncur, bonsuvar / Merhaba der isen alınmaz selam”

Fransız Bilimler Akademisi üyesi Edmond Perrier İstanbul’a geldiğinde Cemiyet-i İlmiye-i Osmanî üyelerinin hemen hepsi ve Sadullah Paşa, Münif Paşa, Ethem Paşa’yla burada buluşmuştu. Perrier, aynı zamanda bu kahvenin müdavimlerinde olan İbrahim Şinasi ve Namık Kemal’le de tanışma fırsatını burada yakalamıştı. Mekân, devrin önemli simalarıyla tanışmak isteyen Perrier’in çoNuri, Reşat gibi Jön Türkler de burada Perrier ile tanışmış, onun düşüncelerini öğrenme fırsatını yakalamışlardı. Café Flamme’de tavla, piket, briç türünden iskambil oyunları da oynanırdı. Buranın bir özelliği de müşteriye hizmet eden garsonların hepsinin bayan olmasıydı. Ahmet Midhat Efendi de buraya uğramayı asla ihmal etmeyenlerdendir. Buranın asıl müdavimleri ise azınlıklardı. Onların yeme içme, eğlence tarzları çok farklıydı.

Erzurumlu Küçük Emrah, buranın garipliklerini bir destanında şöyle hicveder: Meşhurdur efendim Kahve-i Flam  / Fransızca gerek orada kelâm  / Alafrangalık boncur, bonsuvar / Merhaba der isen alınmaz selam (…)  Ve hem garsonları hep seçme mahbup / Emir verir iken olurum mahcup  / Hizmeti bir yana kendisi matlup / Sakızlı İmrozlu Rumiyos gulâm

Düşüncelere dalmış Şinasi ve onu izleyen Hamid

Café Flamme’ye Şinasi ile tanışmak için birkaç kere Abdülhak Hâmid de gitmiştir. Hâmid bir seferinde burada, devrin padişahına karşı olanların yurt dışında çıkardıkları Hürriyet gazetesinde Ziya Bey’in -sonradan Paşa- Rüya isimli eserinden bir parçanın neşri dolayısıyla Şinasi’ye bir soru sormuştu. O keskin yazısında eleştirilerini sıralayan Ziya Paşa ve arkadaşı Namık Kemâl, âdeta bir muhalefet cihazı gibi hareket etmiş, bu yüzden İstanbul’a gelmeleri git gide zorlaşmıştır. İşte bu soru da bu konuyla ilgilidir. Şinasi ise Hâmid’in bu sorusuna kısacık ama çarpıcı bir cevap verir: “Evet, artık İstanbul’u rüyada görürler.”

Hâmid, üstadı kabul ettiği ve şöhretinin zirvesinde olan Şinasi’nin, buranın orta yerinde, çalgıcılara mahsus tümsekçe bir yerin dibinde, kendi kendine oturup bastonunu hafif hafif dudaklarına dokundurduğunu, hasretini çektiği Avrupa âlemine dair düşüncelere dalmış, öylece dalgın bir halde oturduğunu Ruşen Eşref’e anlatmıştır. Mekân, Salah Birsel’in gözlemine göre II. Dünya Savaşı’na kadar açık kalabilmiştir.

Hacı Reşid Ağa’nın Kıraathanesi

Şehzadebaşı’ndaki kıraathanelerin arasında biri vardı ki diğerlerinden pek çok yönüyle ayrılırdı. Hacı Reşid Çayhanesi olarak da bilinen yer, devrin meşhur bir sürü şair ve yazarının yanı sıra devlet memurlarıyla birlikte farklı simaların da mekânıydı.

Hacı Reşid Ağa, Salah Birsel’in tasviriyle cılız mı cılız, bodur, elâ gözlü, esmer ve olağan dışı bir şahsiyetti. Geriye doğru basık duran fesinde her zaman şebboy, menekşe, sümbül yahut da Hacı’nın ruh durumuna uygun bir çiçek bulunurdu. Harikulade çaylar demleyen ağanın kahvesinin duvarında dükkânının bir nevi kanunu kabul edilen Farsça şu dizeler asılıydı: “Çay-ı mâ hoş-güvâr ü şîrin est/ Çün lebilal-i yâr renginest” (Çayımız lezzetli ve tatlıdır. Çünkü sevgilinin lâl dudağı rengindedir.) Burada başta Malumat olmak üzere bir sürü gazete de bulunurdu. Gelenler ya bunları okur ya da edebiyatçıların sohbetlerine kulak kabartırdı.

Kıraathane sahibinden müdavimlere herkes kendi şiirini okurdu

Kıraathanenin pek çok müdavimi vardı. Bunların en meşhurlarından biri Muallim Naci’ydi. Hak bildiği yoldan yürümeye ve doğruları eğip bükmeden söylemeye teşne bu cevval edebiyatçı, kıraathanede ara sıra yazılarını yazar, geleneksel edebiyat ve sohbet zincirinin kopmaması için kendince çalışmalar yapardı. Hoca Hayret Efendi, kıraathanenin bir diğer gediklisiydi. O, Cenap Şahabettin’in gözlerinin bozukluğu sebebiyle onun için söylediği “Yarasa kadar ışıktan korkar.” Sözünü hak etmişçesine aydınlıkta bile gözlerini kırpıştırmadan duramazdı. Hoca Hayret’in bedeni ve giyim kuşamıyla ilgili kusurlarına rağmen, sehl-i mümteni kabul edilebilecek kalitede olan atasözü gibi cümleleri de vardı. Bunlardan biri şöyleydi: “Kitaba bakarak karşılık vermek, kabak bağlayıp yüzmek gibidir.”

Fuzuli’nin şiirini biçilmiş ekin tarlasına çeviren Muallim

Kıraathanenin bir diğer önemli siması, Robert Kolej’de öğretmenlik yaparken Amerikalıların ondan İslamiyet’i kötüleyen kitapları çevirmesini istemeleri üzerine görevinden ayrılacak kadar dinine bağlı olan Muallim Feyzi Efendi’ydi. Muallim Feyzi; görgülü, bilgili ve hatta şiirleri “aşırılacak” kadar da değerli bir şairdi. Ama ufak bir kusuru da yok değildi: Her şiiri kendi zevkine göre düzeltme hastalığı.

Onun bu huyunu bilen Neyzen Tevfik, bir zamanlar kendisinin şiirlerini de kırmızı kalemiyle çizip sayfayı kan gölüne çeviren Muallim’e güzel bir ders vermek ister. Neyzen Tevfik bir gün, Fuzuli’nin bir dizesini kendisinin olduğunu ima ederek ona okuması için verir. Muallim, şiirleri tashih etme hastalığı sebebiyle daha fazla dayanamaz ve Neyzen’e ait sandığı dizeyi bir anda biçilmiş ekin tarlasına çeviriverir. Neyzen tam bu sırada, Muallim’in kelleler alan keskin bir kılıca benzeyen kalemine sarılıp muzip bir biçimde, “Aman hocam, dur. Bu benim değil, Fuzuli’nin. Yanlışlıkla onu vermişim sana. İşte benimki.” deyiverir. Ama gelin görün ki Muallim Feyzi Efendi duyduklarından çok fazla etkilenir ve beti benzi sararıverir. Buranın önemli bir özelliği de, şairlerin kendi şiirlerini mekânda bulunanların gözlerinin içine baka baka serbestçe ve onlardan hiç çekinmeden okumalarının bir gelenek halini almış olmasıdır. Müstecabizade İsmet, Muallim Naci, Hoca Hayret Efendi, Şeyh Vasfi, Muallim Feyzi, Ali Ruhi, Adanalı Ziya, Deli Celal şiirlerini değişik mimik ve ses tonlarıyla okumuşlardır. Kıraathanenin sahibi olan Hacı Reşid Ağa da bu şiir okuma geleneğini kendi yazdığı şiirini okuyarak tamamlarmış.

Hacı Reşid’in koynundaki Ahmet Rasim tekzibi

Ahmet Rasim, kıraathanenin belki de en cin fikirlisi ve Hacı Reşid’e en fazla takılan simasıdır. Ahmet Rasim, Servet-i Fünûnculara verilen “dekadan” sıfatının ayyuka çıktığı bir zamanda, ironi, hakaret, iğneleme, aşağılamanın hemen her tonunu barındıran bu kelimeyi, Hacı Reşid Ağa için de kullanır. O zamanlarda dekadan kelimesi, kelimenin bütün anlamları zorlanarak birilerini tenkit etmek ve daha çok da aşağılamak için “dinsiz, imansız” anlamına gelecek şekilde kullanılabiliyordu. Hacı Reşid, kendisi için böyle nahoş bir sıfatla karşılaşınca beyninden vurulmuşa döner ve bir daha o “zındığı” dükkânına asla almayacağına dair yeminler eder; hatta onu dava edeceğini bağıra çağıra dükkânındakilere söyler. Ahmet Rasim, kıraathaneye geldiğinde ona çay vermeyen Hacı’nın gönlünü ustalıkla alıvermesini bilir. Ahmet Rasim, Malumat’ta onu yanlışlıkla “dekadan” saydığını, Hacı’nın halis muhlis Müslüman olduğunu, diniyle ilgili hiçbir şüphenin olamayacağını beyan eder. Bu yanlışlığı bir yazısıyla ele güne açıklar. Ama bu eğlenceye başkaları da müdahil olur. Hacı’nın hınzır müşterileri, fırsat bu fırsattır düşüncesiyle onun bu hassas noktasını sürekli deşmeye başlarlar. Hacı’nın dekadanlığını birbirlerine anlatan ve bunun da din değiştirmek anlamına geldiğini ima ederek laf arasında ona sataşıverenler, ondan ummadıkları bir cevap alırlar. Özene bezene meşin bir cilt içinde korumaya aldığı Ahmet Rasim’in tekzibini koynundan çıkarıp kendini alaya alanlara gösteren Hacı Reşid, zafer kazanmış bir eda ile kahkahalar atar. Ama elin ağzı susmak; hınzırın kafası hınzırlığı bırakmak bilmez. Yine böyle bir durumda rakibini tuş etmiş bir pehlivan gibi dükkânında dolaşan Hacı Reşid’e, bu hınzırlardan birisi, tekzip metnini işaret ederek “Demek dinini yenilemişsin.” şeklinde cevap verir. Hacı Reşid, bu söze tahammül edemez, bu hınzırı yaka paça dükkânından atar. Kıraathane, Meşrutiyet’ten sonra ölen Hacı Reşit Ağa’dan Mersin Efendi’ye geçmiş, toplantılar bir süre daha aynı mekânda devam etmiştir.

Baylan Pastanesi

Epir asıllı Rum Filip Lenas, Beyoğlu Deva Çıkmazı’nda ilk pastanesini 1923’te açtı. Pastanesinin adını, Fransızca L’Orient olan “şark” kelimesinin okunuşundan alan “Loryan” koydu. Müşterilerine iki yüz çeşit pasta ve şekerleme sunan pastane, devrin en ünlü ve kaliteli pastaneleri Markiz ve Lebon’a bile kısa sürede rakip oldu. Yabancı adların Türkçeleştirmesi sırasında pastanenin en kıdemli müdavimlerinden sanat tarihçisi Burhan Toprak’ın önerisiyle Loryan adı, Çağatayca’da “mükemmellik, kusursuzluk” anlamına gelen Baylan kelimesiyle değiştirilirdi. 1928’de İstiklâl Caddesi 148 numaradaki Luvr Apartmanı’nın zemin katında Baylan Pastanesi açıldı. Burası 1967 yılına kadar açık kaldı. Kadıköy Baylan ise 1961 yılında baba Lenas’ın küçük oğlu Minas Lenas tarafından kuruldu.

Baylan’ın Papası: Atilla İlhan

Beyoğlu Baylan Pastanesi’nin edebiyatçı müdavimleri 1950-1960’lı yıllarda kırk kadardı. Buranın belli başlı müdavimleri olarak Attila İlhan, Yılmaz Gruda, Demir Özlü, Asaf Çiyiltepe, Oktay Akbal, Behçet Necatigil, Ferit Edgü, Fikret Hakan, Orhan Çubukçu, Demirtaş Ceyhun, Ege Ernart, Oğuz Arıkanlı, Yüksel Arslan, Oğuz Haluk (Hayalet Oğuz), Türkân İldeniz, Erol Günaydın, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Haldun Taner, Cemal Süreya, Salâh Birsel, Peyami Safa, Orhan Duru, Ahmet Oktay, Fethi Naci, Hilmi Yavuz, Ülkü Tamer, Leyla Erbil, Tomris Uyar, Sevim Burak, Metin Erksan, Şükran Kurdakul, Yılmaz Güney, Arif Keskiner, Doğan Hızlan’ı sayabiliriz.

Baylan’ı bir edebiyat mahfili hâline getiren aslında Attila İlhan’dı. Şöhretli bir şair olan Attila İlhan, buradaki sohbetleri ile devrin önemli bir kültür-sanat ve edebiyat üstadı, Ahmet Oktay’ın deyimiyle “Papa”sı haline geldi.

Attila İlhan, kendilerinden bir önceki kuşağın sanat eleştirisini yapmakta, bir yandan da Mavi dergisinde kendi sanat-edebiyat anlayışını açıklamakta, pastanede de bu akımın alt yapısı kabul ettiği düşünce ve tezlerini çevresine toplanan çoğu genç sanatçılara anlatmakta, onları büyülemektedir. Ankara kaynaklı Mavi dergisinin yazarları, üstatlarıyla buluşmak için Baylan’a akın akın gelmeye başlar. Bu edebiyatçılar Ahmet Oktay, Yılmaz Gruda, Demir Özlü, Fikret Hakan, Güner Sümer’dir.

Macera Filmlerindeki Atmosfer

Baylancılar sadece edebiyat, kültür-sanat sohbetleri yapmıyorlardı. Onlar bir mahfil olma bilincinin göstergesi olarak protesto faaliyetlerine de katılıyorlardı. Bu faaliyetlerden biri, Tepebaşı’ndaki Dram Tiyatrosu’nda Türk Edebiyatçılar Birliği’nin 2 Nisan 1956’da tertip ettiği şiir ve müzik toplantısını sabote etmek amacıyla düzenlenmişti. Protestonun tertip komitesinde Asaf Çiyiltepe, Hasan Pulur, Kıl Güngör, Bağırsak Süha, Cemal Hoşgör, Fikret Hakan, Demirtaş Ceyhun yer alıyordu. Toplantıda planlar yapılmış ve nihayet protesto için herkes yerini aldıktan sonra Behçet Kemal Çağlar, Dram Tiyatrosu’nda kürsüdeyken “yuh” sesleri ortalığı karıştırmıştı. “Devlet şairi” unvanına sahip olan Çağlar, bu mahfilin düşünce ve görüşlerine uymayan fikirleri sebebiyle protesto edilmişti. Bu protestolar sebebiyle güzel başlayan gece emniyette bitmiş, soruşturmalar soruşturmaları kovalamıştır.

Baylan’ı sadece sanatçılar değil “görevliler” de doldururdu. Baylan Pastanesi, bu protesto eyleminin olumsuz etkisi ile görevlilerin gözetledikleri bir mekân haline gelmiştir. Bunda Attila İlhan’ın başkanlığında yapılmış bir toplantıda, onun etrafını doldurmuş genç yazarlara dönerek “Biz sosyalistiz arkadaşlar.” diye bağırmasının da belki etkisi vardır. Hasan Pulur ise bir gün gazetesinin ortasındaki delikten arkadaşlarının masasını izleyen görevliyi fark edip -kendisinin de bir görevli olduğunu sonradan öğrenecekleri- Kıl Güngör ile bu adamı dövmüş, bir kültür sanat ve edebiyat mekânı bu ve bunun gibi olaylar sebebiyle macera filmlerindeki heyecanlı atmosfere bir süre sahip olmuştur.

Parola: Boğaz’da Gölgeler Var

İşin ciddiyetini anlayan Baylancılar, aralarına yabancıları almamak için bir parola da tespit etmişlerdi. Baylancıların masasına oturmak için “Boğaz’da gölgeler var.” Parolasını söylemek şarttır. Eğer parolayı söylemeden “masaya çökmek” isteyen çıkarsa, herkes en kısa yoldan tedbirini alıp ağzını sıkı tutar. Baylan Pastanesi, 1967’de kapanmış, buradaki toplantılar da maalesef sona ermiştir.

 

Kategorisine Son Eklenen Haberler

Son Dakika Haberleri

Tümü

Video Galeri

Tümü